Browse By

Avrupa’nın burjuva bohem ütopyası: Berlin

Uçarılıkların ve her şeyi mümkün kılan artistik enerjnin şehri, yakın zamanda yeni bir ışıltı kazandı -hem de havasını kaybetmeden. Alexandra Marshall Avrupa’nın burjuva bohem ütopyasını ziyaret ediyor.

Berlin’in cool bir yer olduğunu duymaya ilk başladığımda 1990’ların ortasıydı. “Cool” derken, New Yorklaki tamdıklarım arasında en ilginç dövmelere sahip olup da prestijli sanat kuruluşlarından burs alanlardan ve eski batı Berlin’deki köhne Kreuzberg mahallesinin devasa apartmanlarında aylarca yaşamaya koşa koşa gidenlerden bahsediyorum. İnternetin ilk zamanlarında ütopik topluluklar kurmak, ticari olmayan müzik yapmak veya sıcak, nemli yaz aylarında ormanı andıran devasa parklarda bisiklet sürmek ve olabildiğince az masrafla yaşamaya dair hikayelerle geri dönerlerdi. Savaşta bombalanmış binalarda gece boyunca süren tekno partilerin efsanevi olduğu söyleniyordu; sanki anne ve baba, Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından şehri terk etmiş ve bir daha geri gelmemiş gibi.

Bugünse Berlin, lafını esirgemeyen bir yetişkine benzemeye başlıyor. 2. Dünya Savaşı sırasında şehir merkezinin büyük kısmının yok olması, Paris ya da Amsterdam gibi hoş kokulara yatırılmış bir güzelliğe kavuşamayacağı anlamına gelse de Berlin son 15 yıldır istikrarlı bir şekilde yükseliyor. Eski Doğu’daki Mitte ve Prenzlauer Berg gibi bölgelerin hâlâ pastel renkli sıra sıra evleri ve Bauhaus tarzı tuğla binaları var, ama eskiden gecekonduların bulunduğu yaprak kaplı meydanlar şimdi yıldız mimarların elinde. 2013’te Daniel Libeskind, Mitte’de metal bir kübe benzeyen bir apartman inşa etme planlarını açıkladı; yakınlardaki Alexanderplatz’da ise Frank Gehry, 1960’lardan kalma ikonik televizyon kulesinin hemen yanına Almanya’nın en yüksek rezidans kompleksini kuruyor. Hâlâ sağda solda birçok grafitiye rastlansa da Berlin’deki Soho House’ın lobisindeldler Damien Hirst’e ait.

Bu, kısa zamanda çok fazla değişiklik demek. Eskiler, beni şehrin iyice burjuvalaştığı konusunda uyarsa da doğaçlama, uçuk konseptler ve samimiyet, hâlâ buradaki yaratıcı girişimlerin tipik özelliği. Bu da restoran, otel ve dükkânları taze bir enerjiyle dolduruyor ve her şeye burun kıvıranların “biz bunları çoktan gördük” şüpheciliğinden de koruyor. Avrupa’nın en genç nüfuslarından birine sahip olan Berlin, risk almanın ve orijinalliğin, bir şehrin refahı için en az tarihi zenginlik kadar önemli olduğuna dair sağlam bir argüman öne sürüyor. Ve keşfettiğim kadarıyla Berlinliler, kendi bireyselliklerine tutunurken değişimi de kucaklıyorlar.

Tasarımcı Werner Aisslinger, “Dünyadaki her şey bir örnek olmaya doğru giderken, insan artık yerel kimliklere yer kalıp kalmadığını sorguluyor,” diyor. Eski Batı’da, bir zamanların muhafazakâr mahallesi Charlottenburg’da 25hours Hotel Bikini Berlin’in açılışıyla, Aisslinger bu görüşe meydan okuyor. Şehrin, 1957’den kalma Modernist, simgesel binalarından birinden dönüştürülen otelin her köşesinde eksantrik bir şeylere rastlıyorsunuz. Berlin Hayvanat Bahçesi ve Tiergarten parkı manzaralı, sera tarzında döşenmiş çatı katı restoranı Neni onlardan sadece biri. Restoranın masalarını çevreleyen bitkiler gün gelip tabağınızda bitebilir, çünkü burası bir çiftçilik kolektifi tarafından tasarlanmış topraksız bir mikro-bahçe aynı zamanda. Odalarda, klasik endüstriyel mobilyalar, kabaca yontulmuş bakır duvarlar, yatak başlarında doldurulmuş hayvanlar, pencere kenarlarında hamaklar ve 25 çeşit “Rahatsız Etmeyiniz” kartı öne çıkıyor. (KAPININ ARDINDA CANAVAR VAR, size göre değilse ERİŞİM ENGELLENDİ kartını seçebilirsiniz).

Aisslinger, bu esprili kartları yaratmak için yerel sanatçıları tutmuş ve hem ziyaretçileri hem de Berlinliler’i burada evlerinde hissettirmeyi amaçlamış. Çok iyi karşılandığı da söylenebilir; üst kattaki Monkey Bar’a gitmek için asansörün önünde sıra bekleyenler bunun bir işareti. Birçoğu, yan taraftaki Bikini Berlin’den gelen müdavimler. Burası, bir tasarım ürünleri mağazası ile pop-up etkinlik alanları ve şık ofis alanlarını birleştiren, çok fonksiyonlu tipik bir Berlin mekânı. Kutu kutu küçük dükkânlar 3-6 ay arası kiralanabiliyor. Uzun süreli kiracıları arasında sanat kitapları yayınevi ve dükkânı Andreas Murkudis ve Gestalten de var. Sıradaki harika melez dükkân Store ise Mitte’deki Soho House’un zemin katında açılacak ve tasarımcı Junya Watanabe ile Jil Sander’dan kıyafetler, modern mobilyalar, bir organik kafe, bir çalışma alana ve bir berber dükkânı barındıracak. Neden tek bir şey olasın ki? Bir şehrin birinci lige girmeye hazır olup olmadığı, bir Moda Haftası başlatınca anlaşılır.

2007’deki ilk organizasyon, televizyonların prime time’ında yer bulamamıştı, ancak ocak ve temmuz aylarında gerçekleştirilen etkinlik, podyumdaki şovlar kadar Berlin’in de büyüsüne kapılan global moda medyasını çekmeyi sonunda başardı. Şovlara düzenli olarak katılan Alman tasarımcı Svenja Specht, Reality Studio adı altında yılda iki güzel koleksiyon oluşturuyor. “Şu an şehir hiç olmadığı kadar uluslararası etki altında, bu da yaratıcı çevreleri ve alışverişi çok daha ilginç hale getiriyor,” diyor ve devam ediyor: “Ama Berlinliler fiyatları düşük tutmaları için baskı altında.

Bir şeylerin fazla cilalı olmamasını tercih eden nostaljik yaklaşımı anlayabilirim ama sonsuza dek ona saplanıp kalmak istiyor muyuz?” Beijing’de sanat okuduğu ve çalıştığı yıllarından esinlenen Specht, üstün kalite kumaşlarla minimalist ve heykelsi kıyafetler tasarhyor. Berlinli, Fransız ve İskandinav tasarımcılardan şık koleksiyonların bulunduğu Baerck adlı butikte sergilenen, Japon ipeğinden Asya esintili bomber ceketleri ve belden büzgülü pantolonları, rafları yerinden oynatıyor. Cila bir problem ise, burada ondan hiç iz yok. New York ya da Londra gibi şehirlerde, yıkık mekânlar uzun süre öyle kalmaz ama Berlin’dekilerin bolluğu ve yansıttıkları sorunlu tarih, yerel girişimcileri hepsini yıkıp baştan başlamak yerine, eldekini değerlendirmeye yöneltmiş. Bu yaklaşımın en belirgin olduğu yerlerden biri, David Chipperfield Architects’in, moderni tarihle diyaloğa soktuğu Neues Museum. Savaş sırasında yarısı ayakta kalabilmiş ve uzun süre boş duran bu 19. yüzyıl yapısı Neoklasik binayı alan mimari ofisi, orijinal büyüklüğü ve tasarımı korurken, içeriye abartısız galeriler ve modüler bir betonarme kabuk eklemiş. Şirket aynı zamanda, 2019’da açılacak Mies van der Rohe imzalı New National Galleryl yenileme işini de almış durumda.

Mimar Arno Brandlhuber de yenilediği binalara minimum müdahale taraftarı. Firmasının Mitte mahallesindeki yarı saydan polikarbon cepheli ofis binası da bunun bir kanıtı. Bugün moda dergisi o32c ile KOW modern sanat galerisine de ev sahipliği yapan binayı yaparken, Brandlhuber 2007’de var olan temellerin üzerine beton atmaya ilk başladığında, mahalle şimdiki artizanal kafelere ve butiklere sahip değildi. Tekir bir ev kedisinin hakimiyetindeki stüdyosunu ziyaret ettiğimde, ortağı Tobias Hönig bana, birkaç yıl önce Mitte’nin arsa fiyatları tırmandığı sırada, KOW’un Brandlhuber’den bir sanat enstalasyonu yaratmasını istediğini anlattı. Bunun üzerine Brandlhuber, inşaata başlandığı sıradaki şartları tekrar yaratmak amacıyla binanın bodrumunu suyla doldurmuş.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookPin on PinterestShare on TumblrShare on Google+

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir