Browse By

Biarritz Gezi Rehberi

Biarritz‘de çok sayıda Parisli ile tanıştım ve hepsi de aynı şeyi söyledi. Buraya aslında sığınmışlar. Paris‘te hayat acımasız, her şey işle bağlantılı ve çok hızlı. Burası ise okyanus, sörf, tatil, kasabası ve üstelik bir cemiyet hayatı var. Evet, tüm bunlar çoğu kasaba için geçerli olabilir ama burası farklı işte.

Bulunduğum yer Côte d’Azur (Fransız Rivierası) değil. Limana bağlı mega-yat göremezsiniz, özel beach kulüpler, havalı gece kulüpleri veya Cannes ile St. Tropez’de görebileceğiniz, trafikte esir olmuş bekleyen Lamborghini’ler yok. Fransa’nın Atlantik kıyısının güneyi –La Côte Basque– her zaman az cilalı, vahşi ve yeni gelişen bir bölge oldu. Çarpıcı bir coğrafya sörfçülere rağmen göz alabildiğine uzanan bir okyanus ve genel olarak rahat, bohem bir hava.

La Côte Basque'da günbatımı.

La Côte Basque’da günbatımı.

“Buraya 2005’te geldim” diyor Antoine Piechaud. “Ve kaldım.” Biarritz işte böyle bir yer: Dağınık, alımlı ve baştan çıkarıcı. Biarritz’den sahil boyu birkaç kilometre aşağıdaki Guéthary‘de, sahibi olduğu Providence adlı sanat galerisi-sörf-butik-kafe karışımı mekanda oturuyoruz. Guéthary, tek ana caddesi, bir-iki sakin kafesi olan güzel bir kasaba. Bulabileceğiniz birkaç restoran arasında, okyanus gören geniş teraslı Café le Madrid, akşam üzeri sohbet ve içki, sardalye veya jambon cru atıştırmak için gelinen bir yer. Antoine; saçı başı dağınık, sakallı, baygın bakışlı, beysbol kasketli genç bir hipster. Galeriyle ilgilenmediği zamanlarda, müzik ve video prodüktörlüğü yapıyor. Buraya ilk geldiğinde kaldığı Le Madrid’in alt katına bir stüdyo kurmuş. Şimdi, Providence’ta neredeyse her hafta sanat etkinlikleri düzenliyor. Fotoğraf ve litografiden tutun da sınırlı üretim sörf şortlarına ve şaraba kadar her şey mağazada satılıyor. Duvara dayanmış sörf tahtaları, kitaplar, broşürler, tişörtler ve yine Guéthary’de yaşayan İsviçreli genç bir kadın olan Angela Schmid’in tasarladığı birkaç şık deri çanta dikkat çekici. “Onunla tanışmalısın” diyor Antoine. Herkesi tanıyor gibi. Galeride ve mağazadaki her şet ise bölgeye ait; ya burada oturan sanatçıların eserleri, ya küçük Fransız sörf markalarına ait ya da sokak sanatçıları ile Quicksilver gibi şirketlerin ortaklığı ile yapılmış ürünler.

Guéthary

Guéthary

“Providence bir marka değil” diyor Antoine, “bir galeri veya mağaza da değil. Bir fikir.” Burayı dört sene önce açtığında, aklında kasabalılar ile sonradan yerleşen sanatçılar, müzisyenler, sörfçüler ve moda tasarımcılarını bir araya getirmek varmış. “Başlangıçta insanlar bize tuhaf gözlerle baktı. ‘Ne yapıyorsunuz, neden dondurma satmıyorsunuz?’ gibisinden.” Aslında amaç bir şetler satmak değildi. Antoine ‘ın dükkanı, yeni Biarritz sörf kültürüne alan açıyor; yaratıcı insanlarıgeleneksel kapılardan uzak, idealist bir ortamda bir araya getiriyordu. “Guéthary’de tarih var, Kandinsky yirmili yıllarda buraya gelmiş” diyor ve ekliyor: “Bu bir başlangıç değil, bir yeniden canlanma.”

Biarritz, aslında son yarım yüzyıldır düşüşte olan, demode ama şimdi reenkarnasyon yaşayan bir yer. En görkemli günleri, geçen yüzyılın son demleri ile 20’li ve 30’lu yıllarmış. O dönem Fransız, İngiliz, İspanyol ve Rus aristokratlar, yaz aylarında plaj kıyısındaki büyük şatafatlı otellere gelirmiş. Carlton, Continental, Victoria, Grand, Angleterre, Miramar ve tabii aralarında bugüne kadar gelen Hôtel du Palais. 50’lerde diğerlerinin çoğu apartmanlara dönüşürken, Palais’nin de iflas etmesine ramak kalmış. Bölgenin kalkınmasına, son yıllarda ivme kazanmış sörf kültürü öncülük etse de canlanma öyle hemen olmamış. Biarritz’in eski parıltısı, Palais’nin okyanus, kasaba ve plaj manzaralı havuz başında hala hissediliyor. Otel 1850’li yıllarda III. Napolyon tarafından saray olarak yaptırılmış. Bordo ve krem rengi şatafatlı bina, Louis XIII dönemi stiline öykünerek inşa edilmiş. Localar, şezlonglar, şemsiyeler, kokteyller ve buz kovaları taşıyan servis personeli, Jean-Claude’un sorumluluğu altında. Bize yerimizi gösteren bu bronz tenli şahıs, aynı zamanda havuzun “sanat yönetmeni” sayılıyor.

Hôtel du Palais

Hôtel du Palais

Kendisi olağanüstü çekici ve enerji dolu, üstlendiği rolle ilgili de rahat bir alaycılık takınıyor. Uzun zamandır burada çalıştığını öğreniyoruz. “Frank Sinatra’yı tanıyormuş,” diyor müşterilerden biri. Jean-Claude bu sözleri açıkça doğrulamasa da cevaben sandalyelerimize havluları sererken “Strangers in the Night”ı söylüyor. Eşim ve arkadaşlarımla birlikte içkilerimizi yudumlarken, çocukları da merdivenlerden indirip dalgalı okyanusa bırakıyoruz ve sırasıyla her birimiz göz ucuyla küçükleri takip ediyoruz.

Tatil sırasında, iyi-kötü her gün bir plaja gittik. Aralarından bazıları çılgın bir karnaval havasında, insan ve kum seliydi ve cayır cayır yanıyord (Grand Plage mesela). Bazıları kayalıklarla çevrili, daha dar ve sakin plaklardı (sahil şeridinin daha güneyindeki Plage Marbella). Ama her seferinde suya girdiğimizde, plajın ne kadar günahı olursa olsun hemen bağışlıyorduk. İlham verici dalgalar her taraftan bizi kuşatıyor, eğer doğru yerden dalgaya girersek bizi en az 6 metre kadar yukarı taşıyabiliyordu. Her plajda yüzme ve sörf yapma bölgeleri net bir şekilde ayrılmıştı. Dalga gözleyen sörfçülerin ayağa kalkıp gururla dalgaların üzerinden kayacakları anı, onlarla birlikte bekliyorduk. Öğleden sonra dalgalar daha irileşiyor ve herkes aynı anda suya atlayıp sörfleriyle kalabalık bir grup halinde bir sonraki dalgayı okyanusun derinliğinde beklemeye başlıyordu.

Grand Plage

Grand Plage

Kendine özen gösteren her Fransız kasabası gibi Biarritz’de de mükemmel pastaneler, çikolatacılar ve épicerie’ler (yiyecek satan küçük dükkanlar) var. Liman bölgesi olan Port des Pêcheurs‘e inen dar yokuşlar, merkezdeki kapalı pazar yerinden başlıyor. Limanda balıkçı tekneleri ve yanında da dev tepsilerde gelen deniz ürünleri restoranları var. Okyanusa yakın olmak, yemek anlamında her zaman bir avantaj. Özellikle de Bask bölgesinde, İspanyol etkisi ve enerjisi sınırdan buralara kadar taşıyor. Bol bol ızgara balık, marine edilmiş ançüez, zeytin, ton balığıyla doldurulmuş küçük acı biberler yedik. Buranın geleneksel tatlısı ise üzeri hafif yanmış, yoğun kıvamlı bir bademli tartın üzerine biraz krema veya kiraz kondurulmuş gâteau basque. En güzeli, 1660 senesinden beri faal olan, Maison Adam adlı müessesede; bugün 1920’leri hatırlaran tipografi kullanılmış çok güzel kutularda satılıyorlar.

Biarritz’de yemekler genelde tasasız, taze, açık havada plaja giderken veya dönüşte yenilen cinsten. Bizim favori restoranımız Beach House, şehrin kuzeyindeki Anglet bölgesindeydi. Bu bölgede, Biarritz’in klasik veya Guéthary’nin cazibeli halinden eser yok. Jenerik binalar sanki bir hafta önce buraya dikilmiş gibi; rezidanslar tahmin edildiği üzere plaja bakıyor. Biraz güneş kremi kokan, güney Kaliforniya tarzı cazibeye sahip sörf dükkanları ve otoparkların sıralandığı bir atmosfer. Daha düz ve küçük kayalıkların çevrelediği plaj, geniş ve uzun.

Beach House restoran.

Beach House restoran.

Beach House, plajın hemen kıyısında oldukça salaş ama havadar ve renkli bir restoran. Ön taraftaki kumluk alana ve arka bahçesindeki küçük havuzun etrafına masalar atılmış. Sadece öğle yemeği servisi var; sıcaktan kaçmak için iyi bir sığınak. Aynı zamanda, denizde geçen günün ardından, akşamları da yayılıp rahatlayabileceğiniz bir yer olarak tasarlanmış. Restoran iki yaz önce açılmış, sahibi ise birbirini uluslararası sörf camiasından tanıyan üç eski arkadaş. “Burada kendimize ev sıcaklığında bir buluşma yeri açmak istedik” diyor restoranı da işleten Kinou. “Akraba ve dostlarla rahatlayacağınız bir yer” olsun dedik. Kendisi 10 sene önce Paris‘ten gelmiş ve Biarritz’in yaşadığı değişimleri yakından görmüş. “İlk geldiğimde, tüm büyük sörf markaları buradaydı. Şimdi çok sayıda küçük marka, başka kasabalardan gelen insanlar, küçük sergiler düzenleyen sanatçı kolektifleri, galeriler ve havada yepyeni bir enerji var.”

Beach House işte o enerjinin merkezinde. Olağandışı şık garsonlar bize yemeklerimizi getiriyor: Çocuklara burger, biz yetişkinlere ise linguine crustaces (denizürünlü makarna) ve körili tavuk. Burası konumuna çok uygun harika bir restoran.

Ayaklarımız bizi Guéthary’e hep geri götürdü. Biarritz’de, Grand Plage’daki kalabalığı da, çok yakınımda uzanan insanları da aslında sevmiştim. Anglet‘deki açıklık, genişlik ve yayılma hissinin de kendine göre ayrı bir güzelliği vardı. Sahil şeridinde sadece kendimize ait küçük plajlar bulduk. Deniz çekildiğinde geniş alandaki taşlar birden bire kendini açığa çıkarıyor, sular yükseldiğinde kendimizi kayalıkların dibinde buluyorduk. Suyun ritmiyle günümüz şekilleniyor, akşam üzerlerinde kasabada yürüyüşe çıkıyorduk. Antoin’ın, Providence tabelasının altında korsan gemisi logosu bulunan galerisinin önünden geçiyor, Le Madrid’in kalabalığını yarıyor, Heteroclito‘da durup bir içki içiyorduk. Barın terası okyanusa bakıyor. 22 senedir açık olan mekan, tam bir Guéthary müessesesi. Canlı renklerde, hippi ve eskici dükkanı karışımı bir yer. Bar, Fransız tarzı cool bir tavrı olan Patrick Espagnet tarafından işletiliyor. Kendisi, eski tüfek bir sörfçü ve görmüş geçirmiş biri. Omuz silkerek “Evet, bugün burası a la mode bir yer oldu,” diyor La Cote Basque’ı kastederek. “Ama ruhu her zaman aynı.” Konuşurken güneşi batırdık, ışıklar yumuşadı ama suda hala birkaç sörfçü günün son dalgalarını bekliyor. Adam haklı, bölgenin ruhu tam da şu anda, burada hissediliyor.

kalin tadin alin
Hôtel du Palais Beach House Maison Adam
Hôtel Le Madrid Café Le Madrid Providence Guéthary
Tweet about this on TwitterShare on FacebookPin on PinterestShare on TumblrShare on Google+

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir