Browse By

Deniz Müzesi

İstanbul’un Arkeoloji Müzesi’nden bir asır sonra kapılarını açan ilk çağdaş müze binası, Boğaz’a karşı ziyaretçilerini bekliyor. Özgür Gezer yenilenen Deniz Müzesi‘nin koleksiyonuna yakından bakıyor.

Beşiktaş rıhtımından gelip geçerken her seferinde ilgiyle baktığım ve ne zaman tamamlanacağını merak ettiğim Deniz Müzesi, beş yıllık bir inşaat serüveninin ardından geçen ay kapılarını açtı. Tabii hemen soluğu orada aldım; çünkü 117 yıllık tarihi boyunca pek çok yer gezen (Haliç’teki Tersane-i Amire’den Kurtuluş Savaşı yıllarında Konya’ya, oradan da Dolmabahçe Camii’ne) ve 60’larm başında Beşiktaş’taki eski maliye binası ile bitişiğindeki uçak hangarından bozma bir yapıya demirleyen müze, nihayet içindeki koleksiyonların değerine layık bir binaya kavuşmuş oldu.

2007’de müze projesi için açılan yarışmayı kazanan Teğet Mimarlık’ın ortakları Mehmet Kütükçüoğlu ile Ertuğ Uçar, 1891’de kurulan Müze-i Humayun’dan (Arkeoloji Müzesi) bu yana şehirde tarihi bir koleksiyonu barındırmak üzere neredeyse hiç çağdaş müze binası inşa edilmemiş olduğuna dikkat çekiyor. Gerçekten de İstanbul müzelerinin hep yeniden işlevlendirilmiş, restore edilmiş tarihi yapılar, saraylar ve evleri mesken edindiğini biliyoruz.

Deniz Müzesi’nin 20.000 parçalık koleksiyonunun en değerli taşları olan saltanat kayıkları ile 16. yüzyıl tarihli kadırga, yeni müze binasıyla beraber sıkışık düzenden kurtulmuş ve burunlarını İstanbul Boğazı’na çevirmiş halde, müzenin kayıkhane gibi tasarlanmış kısmındaki cam cephenin ardından, proje mimarlarının deyimiyle “denize açılmayı bekleyen bir filo” gibi göz kırpıyor.

Müze idaresinde de heyecanla işe sarılmış bir ekip bulunuyor. Deniz Müzesi Komutanı Deniz Kurmay Albay Fatih Erbaş, sanat tarihçileri ve restoratörlerden oluşan ekibiyle, müzenin İstanbulluların gelip vakit geçirmek isteyecekleri yaşayan bir yer olması için en ince detaylara kadar indiklerini, hatta ziyaretçilerin müze içindeki gezinme ve davranış biçimlerini inceleyerek, yönlendirme levhaları ve sergi düzenindeki son rötuşları gerçekleştirdiklerini söylüyor.

Gelelim içerideki parçalara. Saltanat kayıkları ve tarihi kadırganın yanı sıra, Atatürk’ün Florya Köşkü’nde ve Ankara Gazi Çiftliği’nde kullandığı kayıklardan gemi baş figürlerine, seyir aletlerinden gemi aksamlarına, armalar ve tuğralardan sancaklar ve fenerlere, beratlar ve fermanlardan üniformalar, nişanlar ve madalyalara, saatler ve mobilyalardan taş baskılar ve fotoğraflara, denizcilik tarihimizinin ambarından çıkma 20.000 eser kayıt altında. Bunların içinde dört Piri Reis el yazması, çok eski bir navigasyon aracı olan 800 yıllık bir usturlab ve Orhaniye Fırkateyni’ne ait dünyanın en büyük gemi baş arması da var.

Yaşarken muhafaza edilmiş en eski kadırga ise tabiri caizse şovun yıldızı. Saltanat kayıkları kadar şatafatlı olmasa da üzerindeki kabartma ve heykellerde kullanılmış Bizans sembollerinden dolayı, Fatih tarafından Bizans’tan savaş ganimeti olarak ele geçirildiğine dair bir söylenti de var. Ancak teknenin yapım tekniğine bakan uzmanlar, bu iddiayı çürütüyorlar. Müze komutanı Fatih Erbaş ise birçok kez tadilat görmüş teknenin yaşını ölçmek için Teksas Üniversitesi’nden gelen Cemal Pulalı’nın, yaptığı analizlerde 1521’e kadar inebildiğini söylüyor. Dokuz farklı ağaçtan yapılmış 40 metrelik kadırganın etrafını dolandığımda, baş tarafındaki ejderha veya semender benzeri figür dikkatimi çekiyor. Müzeyetkililerine göre bu, Anadolu inanışında “denizde batmaz, ateşte yanmaz” olduğuna inanılan bir tür uğur.

Kadırganın yanı başında dizili saltanat kayıkları ise daha atletik ve süslü. Çoğu 19. yüzyılda Osmanlı padişahları ve yakınları tarafından, törenler ve günlük geziler için kullanılmış, uzunlukları 15-32 metre arasında değişen 14 kayık sergileniyor. Hükümdarın oturması için yapılmış köşkleri; fildişi, bağa, abanoz, sedef ve değerli taşlardan bezemeleriyle göz kamaştırıyor. Eskiden kayıkların uzunluklarının, kaç çift kürekçi alabildikleriyle ölçüldüğünü öğreniyorum. Buna görekayık boyları 5 çifte, 7 çifte veya sadece padişahın kullanabildiği 13 çifteye kadar ulaşabiliyor.Abdülmecit döneminden bu konuda ilginç bir anekdot da var: Dönemin Fransız elçisi, bir çeşit güç gösterisi olarak kayığının boyunu 2 çifte artırınca, halk padişah geçiyor zannederek tezahüratta bulunuyor. Buna bozulan Fransa’daki Osmanlı Büyükelçisi Ahmet Vefik Paşa’nın ise atlı arabasını sadece Fransız imparatoruna has beyaz renge boyayarak misillemede bulunduğu ve onun da Fransız halkından bu şekilde alkış kopardığı anlatılıyor.

Müzenin bodrum katındaki galerilerde, beni asıl sürpriz bekliyor. Buradaki küçük ama çok değerli Osmanlı Ahşap Sanatı sergisinde, Orhaniye Fırkateyni ile Aziziye Fırkateyni’ne ait, altın varaklı ahşap baş armaları ile üzerlerindeki ejderha ve su kuşu figürlerine hayran olmamak elde değil. Hemen yanı başındaki Türk Deniz Tarihinden Sayfalar sergisinde ise döneminin en büyük gemisiolan ve Kırım Harbi’ndeki Sivastopol Muharebesi’nde Osmanlı’nın en büyük kozu olan Mahmudiye Kalyonu’nun bir modeli ile karşılaşıyorum. Üç ambardan oluşan dev gemide çalışan bini aşkın personelin birbirini görmeden aylar yıllar geçirdiği; simge haline gelen geminin emekliye ayrılıp sökülmesi zamanı geldiğinde ise İstanbulluların uğur olarak bir parça almak için yarıştığı anlatılıyor.Müze envanterinden parçaların röprodüksiyonları ve replikaları ile Vakko imzalı denizci temalı harika kravat ve eşarpların satıldığı müze dükkânından ben de küçük bir ganimetle ayrılıyorum. Pirinçten anahtarlık şeklinde yapılmış bu daimi takvim sayesinde, artık önümüzdeki 40 yıl boyunca hangi tarihin haftanın hangi gününe denk geleceğini size söyleyebilirim. İstanbul Deniz Müzesi: Sinan Paşa Mah. Beşiktaş Cad. 6/1 Beşiktaş; 0212/327-4345; denizmuzeleri.tsk.tr; pazartesi-salı hariç hergün 09:00-17:00 arası açık.

İstanbul Deniz Müzesi

Tweet about this on TwitterShare on FacebookPin on PinterestShare on TumblrShare on Google+

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir