Browse By

Endonezya’nın saklı incisi: Sumba

Personelin %98’i Sumbalı. Misafirlerin çoğu gibi bana da bir özel servis görevlisi vermişlerdi. Simson adlı keyifli Sumbalı adam, bana her sabah 7’de kahvaltı getiriyordu: Papaya, rambutan, karpuz suyu, ev yapımı yoğurt, Sumba kahvesi. Burada yiyecekler hayli leziz; tropiklerde canınızın çektiği canlı, ferah tatlardan oluşuyor. Bir sabah Simson topallıyordu, evinde ayak başparmağını akrep sokmuştu.”Sandaletlerimi giymeden önce içlerini kontrol etmeliydim!” dedi, sanki suç akrebin değil de onunmuş gibi. Çabucak Nihiwatu’da akrep olmadığını da sözlerine ekledi. Akrep olsa da olmasa da Nihiwatu‘dan daha çok sevdiğim bir ada resort’u gelmiyor aklıma. Ve herkese göre bir yer olmasa da (misafirleri oraya buraya taşıyacak golf arabaları yok), insanın buraya aşık olmaması için tam bir mızıkçı olması gerek.

Artık daha geniş bir müşteri kitlesi peşinde olsalar bile, Burch ve McBride Nihiwatu’nun adaya olan bağlılığını korumaya kararlılar. Hâlâ resort’un bütün kazancı Sumba Foundation‘a gidiyor. Doktorların gönüllü hizmet karşılığında ücretsiz kalabildiği bir “Guru Village” bile kurdular. Benim ziyaretim sırasında, orada bir grup Avustralyalı göz doktoru kalıyordu; gündüzleri sörf yapıyor, öğlenleri kliniklerde katarakt ameliyatları yapıyorlardı.

Tabii ki Sumba‘daki yokluk ile Nihiwatu’nun ihtişamı arasında tam bir eşitsizlik var; yoksulluk sınırında bir ekonomiyle özel uşakların hizmet ettiği bir resort arasında. Belki de bu yüzden bu kadar fazla misafir Sumba Foundation’ı destekleme ve köyleri ziyaret etme ihtiyacı hissediyor. Nihiwatu ile ada arasındaki benzersiz simbiyotik ilişkiyi fark ediyorsunuz.

Sumba büyük ölçüde kırsal kalmış: Yaşlı ormanlar, pirinç ve mısır tarlaları, muz ağaçları ve palmiyeler, yemyeşil çimenlerle örtülü tepeler adaya tropikal bir İsviçre havası veriyor. Tavuklar, inekler, keçiler, köpekler ve midilliler yol kenarında geziniyorlar. Kapı önünde şişlerde et kızartılıyor; bufalo derileri güneşte kurumaları için bambu sopalara gerilmiş.

Bir sabah Nihiwatu’da uzun süredir çalışan Dato Daku’yla, yakınlardaki köyünü ziyarete gittim. Waihola‘ya giden dolambaçlı patika, koca kayaların arasından geçtiği için ulaşımı kolay değil. Dato, saldırganlara karşı mızraklı nöbetçilerin kayaların üzerinde bir zamanlar durdukları yeri gösterdi. Waihola, Demir Çağı’na bir geri dönüş niteliğinde. Sumba’nın Endonezya‘da, ama Endonezya’ya ait olmadığını düşündürüyor. Adalıların çoğu Müslüman değil Hıristiyan, ama bazıları hâlâ Marapu denilen eski bir animizm türüne inanıyor. Köyün merkezinde, klan atalarının devasa taş mezarları duruyor. Sumbalılar firavunlar gibi bütün eşyalarıyla gömülüyorlar, bu da mezarların üzerinde neden neredeyse beş tonluk bloklar olduğunu açıklıyor. Uzun ve karmaşık cenaze törenlerinde düzinelerce domuz, bufalo, inek, hatta at kurban ediliyor. Ailelerin yeterince şatafatlı bir cenaze töreni düzenlemek için bütün paralarını harcaması, duyulmadık şey değil.

Waihola’nın, alang-alang otundan külah şeklinde yapılmış damlara sahip 20 kadar evi, birbirine yakın yerlere kondurulmuş. Köyün yanında Sumba Foundation’ın yaptırdığı 2.600 galonluk bir su deposu var. Ondan önce, kadınlar başlarının üzerinde testilerle en yakın kuyuya 5 kilometre yol yürümek zorundaydı. Derme-çatma bir verandada iki kadın tahta dokuma tezgâhlarında Sumba’nın meşhur ikat kumaşını dokuyorlardı. Büyük çocuklar köylerine gelen ziyaretçiyi heyecanla karşıladılar, “Da!Da!” diye bağırarak. Küçük çocuklar yabancılar ve tuhaf teknolojilerine alışamamışlardı henüz. Bir bebek bana kocaman gözlerini açarak gülümsedi, ama fotoğraf çekmek için makinemi kaldırdığımda ağlayarak annesinin kollarına atıldı. (Annesinin bir Ramones tişörtü giydiğini belirtmeden geçemeyeceğim.)

Dato’nun evinde yataklar, vakfın sağladığı sinekliklerle korunuyordu. Odanın ortasında tüm gün ateş yanıyordu. Henüz öğlen olmasına rağmen içerisi ateşin cılız ışığı dışında karanlıktı. Dumanlı loş ışıkta duvarda asılı atalarından kalma kılıcı güçlükle seçebildim.

Adalıların ürkütücü şöhreti yersiz değil. Bütün Sumbalı erkekler bellerine ikat beziyle bağladıkları bir pala taşıyorlar. Bugünlerde çalıları kesmek, hindistancevizi kırmak gibi daha sıradan işler için kullanılıyor; ama fazla uzun olmayan bir süre önce başka işler için de kullanılıyordu. Kafatası avcılığı geçmişte kalsa da klanlar arası kavgalar hâlâ var. O eski düşmanlıklar, ritüel dövüşlere de yansıyor: Dövüşçülerin ellerine taş bağladığı grup boksu Pajura ve yüzlerce atlının birbirlerine mızraklar fırlattığı meşhur kutsal Marapu festivali Pasola bunların başında geliyor. Mızraklar kör ama can kayıpları gerçek. Marapu inancına göre Pasola’da yeterince kan akmazsa hasat verimsiz olur.

Titreyen ışıkta Dato bize betel yemişi pişirdi. Bana bir parça uzattı, ben de alıp çiğnemeye başladım ama pişman oldum. Tadı çok keskindi. Tükürmeyi düşündüm ama ev sahibini kırmak istemedim, üstelik Dato kılıcı duvardan indirmişti ve bana eskrim becerilerini gösteriyordu.

Betel yemişi beni fena çarptı; bin yıllık bir köyde otururken önümde gözleri fırıl fırıl, dişleri kıpkırmızı, elinde kılıçla hoplayıp zıplayan bir adamın görüntüsünün oldukça çılgınca olduğunun farkına vardım.

Peki ya ünlü sörf dalgası Occy’s Left? Resort’un huzurlu ortamı korumak için günde 10 sörfçü sınırı koymasına rağmen, hala sadık hayranlarını çekmeye devam ediyor. Ama Nihiwatu’nun bu yeni “sürümünün” iyi tarafı, artık sörften başka da yapacak çok fazla şeyin olması. Fakat işin kötü tarafı; burada bir kere olsun serbest dalış yaptıysanız, mızrakla veya oltayla balık tuttuysanız, kanoyla gezdiyseniz, şnorkelle veya tüple dalış yaptıysanız, bu aktiviteler başka yerlerde sizi hayal kırıklığına uğratacak.

Bunların hepsini, geçen baharda Nihiwatu’nun baş su sporları görevlisi olarak işe başlayan efsanevi sörfçü Mark Healey‘e teşekkür borçluyuz. 33 yaşındaki Oahu yerlisi, aynı zamanda uzman bir mızrak balıkçısı, serbest dalgıç, okçu, serbest paraşütçü ve part-time Hollywood dublörü. Eğer arkadaş canlısı ve meraklı biri olmasaydı, yanındakilerin özgüvenini kırabilirdi. Otelin kayıkhanesinde Bintang birası içerek sohbet etmek en sevdiğim şeylerden biriydi, bana suyun üstünde ve altında geçen hayatını anlattı.

Healey’nin sürekli tekrar eden bir rüyası var: Yaprakların arasından sızan güneşin aydınlattığı bir ormanda gezerken kafasından 3 metre yukarıda, havada asılı bir orkinosu fark ediyor. “Ah, tabii,” diyor, “okyanustayım.” Pek bir şey değişmiyor aslında. “Havayla deniz arasında çok ince bir bariyer var,” dedi bana. “Ama bir çeşit zar gibi değil, sanki birbirlerini tamamlıyorlar.” Endonezya’nın her köşesinde sörf yapmış olmasına rağmen, Healey Sumba’ya hiç gelmemişti. Nihiwatu’ya vardığmda çok az şey biliyordu. “Buranın gelgit veya derinlik haritaları yok,” dedi. “Tam anlamıyla el değmemiş.” Healey ve ben, kıyıdan yalnızca 90 metre açıkta kırılan Occy’s Left dalgasıyla işe başladık. “Mükemmel bir dalga değil,” diye itiraf etti. “Çok etkileyici sayılmaz. Ama tutarlı. Sörfçülerin gidebileceği parklar ya da kavisli rampalar yok, o yüzden tutarlı bir dalga, uzun süre kayabileceğiniz anlamına geliyor. Eğer sörfçüyseniz, bu oldukça özel bir şey.”

Ben sörfçü değilim, ama Healey’nin uzman eğitimi sayesinde ilk denememde ayağa kalkmayı başardım. Ondan sonrakilerde hep düştüm, ama Healey’nin çaba göstermemesinden değil; tam tersine inanılmaz derecede yüreklendiriciydi. Ertesi gün öğle vakti, Wanukaka Nehri‘nde paddleboard yapmaya gittik ve sörf tahtaları üzerinde, ayakta kürek çekerek ormandan denize 7 kilometrelik yol kat ettik. Arazi her dönüşte değişiyordu: Bir an Louisiana bataklıklan, bir sonrakinde Amazon yağmur ormanı, sonra Afrika savanları, sonra da Fasta bir vaha. Kürek çekmek kolaydı, ama nehirde dinlenen su bufalolarının, çamaşır yıkayan köylülerin, ağ atan balıkçıların ve en tehlikelisi, bizi tahtalarımızdan düşürmeye kararlı kıkırdayan çıplak çocukların etrafından dolaşmak zorunda kaldık. Köprülerden art arda üzerimize atlıyorlardı. Tahtanm üzerinde, sörf yaparken olduğumdan daha dengeliyim, ama tahtama çıkmayı başaran ve beni suya düşürene kadar sarsan beş korsan çocuğun dengi değildim. Nehirde yavaşça sürüklenirken hepimiz gülüyorduk.

Healey ile ben, ertesi sabah gün ağarırken kalkmış, görüp görebileceğiniz en mavi denizde 16 knot kadar okyanusa açılmıştık. Biraz daha gitsek, Avustralya’nın en kuzeydeki şehri Darwin’e varacaktık adeta. Nihiwatu’nun balık tutma ustası Chris Bromwich ile hafta boyunca ekürim olacak 12 yaşındaki otel misafiri Jasper da bizimleydi. Derinlik göstergesi 1.493 metredeydi. Etrafımızda kilometreler boyunca başka hiçbir araç yoktu. Suyun hemen altında yüzbinlerce mahimahi ve Hawaii somonu, üç tane de ipeksi köpek balığı vardı. Bir saat içinde altı mahimahi yakalamıştık. Dev bir fıçıdaydık sanki.

Daha da iyisi, maskelerimizi takıp Healey’nin zıpkın tüfeğiyle 15 metre serbest dalış yaparak, bir metreden uzun bir mahimahiyi avlamasını izledik. Suyun içinde zıpkınını hedefini bulduğunu duyduk: Şşşşvomp! Healey balığı çekti ve bıçağıyla son darbeyi vurdu. Çıkan kan, etrafmda mavi-kırmızı bir kaleydoskop oluşturdu.

İki saat sonra o balığı kuskusun üzerinde ızgara olarak, misket limonu ve kişnişle öğle yemeğinde yiyorduk.

Son gecemde kayıkhane barındaydık. Göz alıcı bir günbatımından sonra bir o kadar etkileyici manzarayı izlemek için ateşin etrafında toplanmıştık: Suyun üzerinde düzinelerce ışık, ateşböcekleri gibi parıldıyordu. Köylüler sular alçaldığında resort’un önündeki gelgit havuzlarından deniz kestanesi ve yosun toplamaya gelmişlerdi; fenerleri alacakaranlıkta göz kırpıyordu.

Kayıkçılarla beraber oturup viskimi yudumladım. Healey’nin yeni sağ kolu Chad Bagwell, Florida’da mızrakla balık tutma gezileri düzenliyormuş. Miami’den bir ay önce uçmuş ve Sumba’ya gelmiş. İki gece sonra dağın üzerinde yaşlı, bilge bir Sumbalıyla betel yemişi yiyormuş.

“Asya’daki ilk deneyimi bu olduğu için Chad’i çok kısknaıyorum,” dedi Healey.

Güney Afrikalı sörf rehberi Marshall Boulton, ona hak verir gibi başını salladı. “Yirmi yıl sonra Chad bu günleri düşünerek, ‘Her şey mahvolmadan önce ben Sumba’ya gitmiştim,’ diyecek.” Bunun üzerine Nihiwatu’nun “yeni sürümünde” oldukları için ne kadar şanslı oldukları hakkında şakalaşmaya başladılar.

“Eskiden iki metrelik bir wahoo yakalamak için yalnızca bir metre dalıyorduk.”

“Eskiden cep telefonuyla konuşmak için dağa tırmanıyorduk.”

“Eskiden hiç kimse bizi tanımıyordu.”

Healey adadaki ilk haftasında bir köy şefini ziyaret ettiğini anlattı. “Bu adamın 12 kuşak öncesinden büyük büyük dedesi bahçede gömülü, ve onunla aynı işi yapıyordu, diye düşünmüştüm.”

Healey’nin şimdiye kadar Sumba’ya gelmemiş olması büyük şans. “Buraya daha erken yaşta gelseydim, hiç ayrılmazdım,” dedi. “Kumsaldaki bir mağarada yaşayan çatlak bir hippi keşiş olurdum, başka hiçbir yere gitmezdim.” Göz kırpan ışıklara baktı ve sırıttı. “Ama sanırım çok mutlu olurdum.” +

Tweet about this on TwitterShare on FacebookPin on PinterestShare on TumblrShare on Google+

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir