Browse By

Vahşi Güzel: İrlanda

Gökyüzünde ne yıldız ne de ay var. Işık yok, ne tarafa baksam hayata dair bir işaret göremiyorum, yalnız gece ve yol. Arabanın farları, sisin içinde yok olan ince, çatlamış, katmanlarına ayrılmış asfaltı aydınlatıyor. Dışarıda müthiş bir rüzgâr var. Yağmur ise durmuş. Rüzgârın içinden bir ses duyuyor gibiyim; biri sesleniyor sanki. Dikkatlice dinleyince tekrar duyuyorum. Sesler? Burası İrlanda’nın en batısındaki County Galway sınırları içindeki Connemara bölgesinde, Clifden kasabası dışında kalan Bog Yolu. Bana lanetli olduğu söylendi.

Dublin yalnız üç saat uzaklıkta -ülkenin diğer ucuna çekilen düz çizginin sonunda. Burası farklı bir İrlanda, hep de öyleydi. Doğal güzelliğiyle ünlü adanın bu ücra köşesi, İrlandalılar’ı bile zorlayacak sertlikte ve makyajsız bir heybete sahip. Dağlar, neredeyse hiç ağaç olmayan tundralar, bataklık ve kayalık arazilerle kaplı bu toprakları, AB parası ya da İrlanda’nın “Kelt Kaplanı” olarak anılmasına neden olan refah dönemi de pek değiştirememiş. Burası, İrlanda dilinin yıkılmaz kalesi. Resmi sınırlara sahip olmayan Connemara bölgesi, daha çok bir ruh hali.

Dublin

Dublin

75 bin nüfuslu Galway şehri ise “batının gayrı resmi başkenti” ve Connemara’ya açılan kapı. Ünlü Galway istridyesine ve kasabanın temposunu belirleyen National University of Ireland’a ev sahipliği yapıyor. Ama bana soracak olursanız, Galway her zaman müziğin şehriydi. Sadece yayalara açık alışveriş caddesi Shop Street üzerinde kaliteli İrlanda keteni satan bir mağazanın dışında, keman ve banço ile geleneksel İrlanda müziği çalan üç gencin yanından geçiyorum.

Pubları da unutmamak gerek -karanlık çöktükten sonra neredeyse hepsinden dışarı bir melodi sızıyor. Mainguard Sokağı üzerindeki Tig Cöili’de bir trio kendilerini dansa kaptırmış.

Burası, birbirinden alçak taş duvarlarla ayrılmış arazilerin sevimli bir motif oluşturduğu İrlanda değil. Bu topraklar vahşi ve acımasız.

Corrib Nehri’nin diğer tarafındaki Lower Dominik Sokağı’ndaki Róisín Dubh‘da ise mikrofonu kapan şovunu yapıyor. Fazlasıyla dövmeli genç bir kız, üniversite öğrencilerinden oluşan bir kalabalık için akustik gitarını tıngırdatıyor. Sonra, Sea Road boyunca keman seslerini takip ederek canlı müzik yapılan Crane Bar’a ulaşıyorum.

Corrib Nehri'nden Galway manzarası.

Corrib Nehri’nden Galway manzarası.

İçeride, Galway’in çok da uzak olmayan köylü geçmişini anlatan siyah beyaz fotoğrafların altında, emekliler ile yirmili yaşlarındaki gençlerden oluşan karma bir izleyici kalabalığının önünde, bir avuç müzisyen iyice hızlanıyor. Bu çok hareketli ve samimi bir grup; kemanlar ve flütler, bodhrarı (İrlanda’ya özgü perlcüsyon aleti), akordeon ve düdük, akorları değişip duruyor, sonrasında tek vücut halde kreşendoya yükseliyorlar. Performansları sırasında tempodaki en ufak değişikliğe bile çok canlı tepki verebilen müzisyenler, müzik bittiğinde ipleri kesilmiş kuklalar gibi taburelerine çöküp kalıyorlar. Sonra köşede oturan bir kadın, özlem ve denize dair eşliksiz bir ağıt yakıyor ve müzik yeniden başlıyor.

Daha sonra, Crane’s’i 14 yıl önce satın alan Miclc Crehan, Guiness birasından bir yudum alarak, İrlanda’nın son yıllarındaki en popüler sohbetine dalıyor: Ekonomik Kriz. İrlanda’nın yokluktan çokluğa ve yeniden yokluğa evrilen hikâyesi bilinen bir gerçek; ancak Kelt Kaplam’mn yükseliş dalgası herkese yaramamış ve ardından gelen çöküş, ülkenin özellikle bu bölgesini şiddetli bir şekilde sarsmış görünüyor. İrlanda genelinde ev fiyatları 2007’deki seviyesine göre %45 değer kaybetmiş ve işsizlik oranı %12.3’e ulaşmış durumda. Yine de yaşanan bu zorlukların tümüyle olumsuz sonuçlandığı söylenemez.

Mick, “Hayatın akışında kendimizi kaybettik, buna şüphe yok.” diyor. “Ama bu sayede kendi özümüze döndük. Bu da kötü bir şey değil.”

Crane’s’in alt sokağında Kai Cafe & Restaurant’ı açan Jess Murphy de bu öze dönüş fikrine katılıyor. “Şimdi insanlar farklı besleniyorlar. Eskiden kaz ciğeri ve fileminyon vardı, şimdi yeniden dip dibeler. Sığır konservesi ve lahana; sığır kuyruğu çorbası. Biz buyduk. Böyle yiyorduk. Fransa’nın ekşi hamurunu unutun esmer ekmeğe geri döndük.”

Evet, Kai, İrlanda kalıplarına bir geri dönüş, ama kesinlikle modern bir dönüş. Tüm yemekler yerel kaynaklardan; çiftçiler ve balıkçılardan gelen taze ürünlere göre mönü her gün değişiyor (siparişini verdiğim salatadaki Connemara yengeci gibi). “Ekonomik durgunluk insanların içindeki cevheri ortaya çıkardı. Artık Dublin’e ve Avrupa’ya bel bağlamıyoruz. Kendi biralarını yapan ustalar türemeye başladı; hemen yolun dışından pastörize edilmemiş süt ve peynir alabiliyorum.” Geri dönüştürülmüş ahşap ile ham metalden yapılmış ve sürekli değişen Galway gökyüzünü içeri buyur eden bir tavan penceresine sahip Kai’nin dekoru bile, sofistike ama doğaçlama bir tarza sahip.

Galway kadar uysal bir şehirde, insanı oldukça tatmin eden bir hayat var. Charlie Byrne’s Boolcshop’un dağınık rafları ile yağmur çamur demeden Eyre Meydanı’nda arzı endam eden güzel kızlar arasında saatler akıp gidiyor. En sonunda harekete geçip sahil yolu boyunca ilerliyorum.

15 kilometre sonra, kendimi Galway Körfezi’ndeki Spiddal bölgesinde yer alan (İrlandaca konuşulan) Gaeltacht köyünde, zamanda geriye gitmiş buluyorum. Tigh Hughes Pub’ına adımımı attığımda, barın üzerinde kafa kafaya vermiş üç adamın öfkeli bir şekilde İrlandaca fısıldadıklarını görüyorum. Konuşmayı kesip üçü birden bana döndüğünde, geneleve girmiş bir papaz gibi hissediyorum. Bir fincan çay ısmarlamak vermek üzere bara doğru ilerlerken, ayağımın altındaki tahta kalaslar gıcırdıyor.

Kırmızı suratlı, beyaz saçlı barmen, “Sen Amerikalı’sın” diyerek beni bilgilendiriyor. Bu bilginin teyidinden sonra davetsiz gelişim affediliyor ve İrlanda hokeyinden konuşuyoruz. Amerikan futbolundan çok daha tehlikeli ve iyi olduğuna herkes katılıyor. Bir süre sonra, adamlar aceleci İrlandaca fısıldamalarına geri dönüyor, ta ki barmen özür dileyene kadar: “Kaba olmak istemeyiz. Sadece köyle ilgili bazı işleri tartışıyoruz.”

Ülkede İrlandaca konuşanların en yoğun olduğu bölge olan Connemara, İrlandaca yayın yapan televizyon istasyonu TG4’e de ev sahipliği yapıyor. TG4’ün yönetim kurulu başkanı Michael O’Meallaigh, “Dile bakış şimdi değişti,” diyor. “Eskiden yoksulluk ve gerilikle ilişkilendirilirdi, gururla değil.” Micheâl, ofisinin penceresinden dışarı bakıyor. Yakında, engebeli bir araziye dağılmış dev kayaların arasında otlayan inekler var. “Demek istediğim, kabul edelim ki taşlık tarlaları sürerek ve balık tutarak yaşamak için sağlam bir mizaç gerekir. Connemara’da hayatta kalabiliyorsan, her yerde başarabilirsin.”

Ateşli bir yerel gurur, çoğu ülkedeki gibi İrlanda’da yaygın; fakat burada farklı olan, zorlu hayat şartlarının getirdiği tuhaf bir kaderciliğin yanında, başka bir yerde asla yaşayamayacağı duygusu. Bölgenin dantel gibi girintili çıkıntılı güney kıyılarında yer alan küçük Ballyconneely köyündeki Bunowen iskelesinin sonunda dururken Graham Roberts, “Kendi ayakların üzerinde durabiliyorsan, burası yaşamak için dünyadaki en iyi yer.” diyor. Graham, babasının mesleğini devam ettiriyor ve Connemara Smokehouse’da İrlanda’nın en iyi tütsülenmiş organik somonlarını üretiyor.

İrlanda pek çok doğal güzelliğe sahip.

İrlanda pek çok doğal güzelliğe sahip.

Yolun hemen aşağısındaki huzurlu balıkçı köyü Roundstone’dan Malachy Kearns da bu fikre katılıyor. “Burası şüphesiz ki farklı bir dünya,” diyor. İrlanda’nın usta bodhran davulu yapımcısı Malachy, 34 yıl önce Dublin’den ayrılmış. “Deniz kıyısında olmaya dair vahşi bir çağrı aldım ve buna karşı koyamadım,” diyor. Şimdi onun atölyesi, ülkenin dört bir yanından gelen geleneksel müzisyenler için bir buluşma noktası.

Malachy her bakımdan hayata bol gelen bir adam; mavi gözlerindeki huzursuzluk açıkça seçilebiliyor. Bir fincan kahve eşliğinde, İrlanda kırsalında benzerlerine hâlâ rastlayabileceğiniz bir sanat tartışması başlatıyor. Sohbetimiz, bankaların hükümranlığından, büyüklerin bilgeliğine, toplumda azalan önyargılara (“Bir bodhran yapım ustasının Ganalı bir eşi varsa, benim gibi, bir şeylerin değiştiğini bilirsin”) ve küçük bir İrlanda kasabasında hayatın güçlüklerine evriliyor:

“Benden iş isteyen, iki farklı aileden çocuk var. Birine işi verir diğerine vermezsem, bu benimle otuz yıl boyunca konuşmayacak olan bir aile demek.” Lanetli Bog Yolu’nu da ilk defa Malachy’den duyuyorum. “Bir gün arabaya aldığım iki yaşlı adam, Bog Road’a sapacak olursam arabadan ineceklerini söylediler,” diyor ve büyük kafasını sallayıp omuz silkiyor: “Ne diyebilirim ki?”

Klasik Victoria dönemi tarzında bahçelere sahip bir 19. yüzyıl malikanesi olan Kylemore Abbey’e yaklaşık 24 kilometre mesafede, deniz kıyısında bir pansiyon olan Dolphin Beach House’da çalışan Clodagh Foyle’dan da benzer bir cümle duyuyorum. “İnsanlar yakınlardaki Bog Road’un lanetli olduğunu söylüyor, tabii böyle şeylere inanıyorsanız. Yine de ben geceleri orada araba sürmem, yalnız başıma ise asla.”

Kylemore Abey Manastırı

Kylemore Abey Manastırı

Bu tip tedirginliklerden uzak, son derece misafirperver bir yer olan Ballynahinch Castle Hotel ise Recess köyünün hemen dışında bulunuyor. 18.000 metrekarelik ormanlık bir arazinin içinden geçen uzun bir yolun sonunda ve İrlanda’nın somon avlamak için en iyi nehirlerinden birinin kıyısında yer alan Ballynahinch, vahşi bir coğrafyada rahatlatıcı bir sığınak. Binanın ilk hali 1756 yılında, Hayvanlara Karşı Şiddeti Önleme Topluluğu’nu kuran Dick Martin ile bir kriket efsanesi olan Hint prensi Maharajah Ranjisinhji tarafından inşa edilmiş. Otelin hikâyesine ışık tutan portrelerin yanı sıra, ellerinde devasa balıklar ile gülümseyen adamların fotoğrafları da duvarları süslüyor. Fisherman’s Pub’da ahşabın loş atmosferini, kömür ateşi ısıtıyor.

Moher Uçurumu

Moher Uçurumu

Bu sakin hayattan uzaklaşıp yeniden yola koyuluyorum. Connemara’nın en kuzeyindeki Renvyle’ye giden yol, önce yükselip, sonra aniden sebepsizce denize doğru inişe geçiyor. Sanki doğa ananın eli, bereketli yeşil toprakları önce etrafa düzgünce sermiş, sonra da bir kağıt parçası gibi aniden buruşturup atmış. Ana yoldan, daracık yollar tel tel etrafa dağılıyor. Aniden sağ tarafımda küçük bir koy beliriyor -denizden kilometrelerce uzaktayım sanıyordum. Zirveler göğe doğru çıkıntılar yaparak, rüzgârlı göllere doğru devriliyor. İleride, Connemara’nın omurgasını oluşturan dağlar yükseliyor; derken, Twelve Bens kadraja giriyor (yoksa bu gördüğüm Maumturk Dağları mı?) Tüm yer-yön duygumu kaybediyorum. Daha da ileride, otlar biçilip rüzgârda kuruması için üst üste yığılmış -yaklaşan kış için hazırlık. Burası, birbirinden alçak taş duvarlarla ayrılmış arazilerin sevimli bir motif oluşturduğu İrlanda değil. Bu topraklar vahşi ve acımasız. Sert, yabani ve nefes kesici.

Bu kadar batıya uzanan yolların çoğu, Clifden’de son buluyor. 14 odalı Quay House’a da ev ev sahipliği yapan bu emekçi sahil kasabasına varmadan önce, kıvrılan yolun kenarında boş görünen bir alanı işaret eden küçük bir tabela dikkatimi çekiyor.

Clifden

Clifden

Derrygimla bataklığının ortasında, yola birkaç yüz metre mesafede, üzerine kayalar serpiştirilmiş gibi duran çayırda, İtalyan kaşif Guglielmo Marconi (radyonun babası), kendi inşa ettiği istasyondan 1907 yılında ilk transatlantik radyo sinyalini yollamış. Ulaşımın dar hatlı bir demiryoluyla sağlandığı ve bir zamanlar 300 kişiyi istihdam etmiş bu 12.000 metrekarelik alanda, şimdi o günlerden kalma yarım düzine binanın beton temelleri, rüzgâr ve koyunlarla çevrelenmiş halde duruyor.

Böylesine tutkulu bir girişime tanık olmanın heyecanı ve o tutkunun bu çayırda bozulmuş olmasının verdiği hazin kayıp duygusu var üzerimde. Rüzgârla aşınmış bu yer, zamanın yıkıcılığını ve zaman üzerinde iddia ettiğimiz her şeyin geçiciliğini hatırlatıyor. Zayıflayan gün ışığında, tahmin ettiğimden daha fazla zaman geçiriyorum; arabama vardığımda yağmur başlamış ve akşam olmuş bile. Connemara’nın işaretlenmemiş yollarında sıkça yaptığım gibi, yanlış bir yola sapıyor, ama nihayetinde hatamı düzeltiyorum.

Bir süre sonra Bog Yolu’na çıkıyorum. Yol kenarındaki büyük bir kaya, karanlığın içinde iri kıyım bir gölge oluşturmuş. Gecenin karanlığı içinde göremiyor olsam da The Twelve Bens tepeleri sağ tarafımda, ileride. Direksiyon başında uzun süre karanlığa gözlerimi dikip bakıyorum. Radyom hiçbir kanalı çekmiyor. Tam da o sıra, arabamdan inip rüzgârı hissediyor ve birinin seslendiğini sanıyorum. Sonra bir kez daha duyduğuma eminim. Artık kimse onlara inanmasa da ruhların hikâyeleri İrlanda’nın efsaneleridir; ama gece uzun ve karanlık ve ensemdeki tüyler diken diken. Arabaya tekrar biniyorum, vitesi takıyorum ve gitmek için uzun yolu seçiyorum.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookPin on PinterestShare on TumblrShare on Google+

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir