Browse By

Verona’da opera ve mimari

Verona‘da İtalyan “iyi yaşam” anlayışının köklerine inen Özgür Gezer, operaya tutku derecesinde bağlı bir kentle ve bir Rönesans mimarının antik çağlardan ilham alan güzellik arayışı ile tanışıyor.

Operaya en son 12 yaşındayken gittim. Ama sahnenin önünde değil, gerisindeydim. Atatürk Kültür Merkezi’nin kapanıp bir hayalet binaya dönüşmeden önceki civcivli günlerinde, opera bünyesinde kurulmuş çocuk korosundaydım. O zamanlar birkaç sezon sahneye konulan Hansel ve Gretel operetinde, cadının mideye indirmek üzere esir ettiği ve kahramanlarımızın kurtardığı çocuklar olarak sahneye dizilir, Hansel’in yanaklarımıza birer birer dokunmasıyla derin uykumuzdan uyanır ve yeniden şarkı söylemeye başlardık. AKM’nin dehlizlerinde, prova odalarında, pek çok opera temsilinin kulisinde, müzisyenlerin etütlerine, balerinlerin kaslarını ısıtmasına, ses sanatçılarının şatafatlı kostümlerine bürünüp ağır makyajlarını tamamlamasına ve seslerini açmalarına tanık olurduk. Bir çocuk için, işin sanatsal tarafından çok, büyülü dünyası çekiciydi. Daha sonraları ise klasik müzik ve opera, hayatımda başrolde olmadı; ben etnik ve elektronik müzik sularına doğru yelken açarken, Türkiye’de opera kültürü de gittikçe küçülmeye devam etti.

Kuşbakışı Verona.

Kuşbakışı Verona.

Geçen yaz Arena di Verona Opera Festivali’nin 100. yıldönümü için İtalya’ya gidinceye kadar, opera benim içimde de küçülüp bir çekirdek veya tohum kadar kalmıştı. Ancak, yemekten mimariye, müzikten İtalyan ve Osmanlı ilişkilerine kadar her konuda fersah fersah bilgi ve tükenmez bir merak sahibi Murat Yankı rehberliğinde Verona turuna çıkınca, kendinizi bir anda bir sanat tarihi ve gastronomi seminerinde bulup, her şeye karşı merak geliştirebiliyorsunuz.

Seyahatimin üstünden bir yıl geçti ve festival bu yıl da her zamanki gibi haziranda başladı. Carmen, Aida, Turandot, Madam Butterfly, Romeo ve Jülyet gibi ünlü temsiller ile eylül ayına kadar tam gaz devam ediyor. Siz de benim gibi operayla barışmak için doğru zamanı bekleyenlerdenseniz, Verona gibi zarif bir şehirden ve şehrin ana meydanına kondurulmuş iki bin yıllık bir Roma tiyatrosu olan Arena’dan daha iyi dekor bulamazsınız. Burada da hissi yakalayamıyorsanız, opera ile yollarınız belki de bir daha hiç kesişmeyecek demektir.

Verona'daki Arena'da Aida operası sahnelenirken.

Verona’daki Arena’da Aida operası sahnelenirken.

“Opera” aslında eser demek. 19. yüzyılda İtalya’da Doğu’ya müthiş bir ilgi uyanınca, yazılan operaların çoğu da Doğu temalarına yönelmiş. Bunda, Mısır’da gerçekleşen arkeolojik kazıların da payı var. O vakte kadar uygarlığın köklerinin antik Yunan’da olduğu düşünülürken, bu milattan sonra gözler Doğu’ya çevrilmiş. Bu eksen kaymasının başını çeken kişi besteci Giuseppe Verdi. 1861’de İtalyan Birliği sağlandığında milli kahramana dönüşen ve ilk parlamentoda da siyasetçi olarak yerini alan Verdi’nin, Pers komutanı Nabukadezar’in hayatını anlatan Nabucco adlı bir operası var.

Beni Arena’ya götüren temsil ise bestecinin en ünlü eseri Aida. Amfitiyatroya, 100. yıldönümü nedeniyle müthiş bir heyecan hakim. Seyircilerin büyük bir ciddiyetle yerlerini alması ve temsile dakikalar kala, üst sıralarda oturanların neredeyse tamamının ellerindeki mumları yakmasıyla, bir ışık çemberinin içinde buluyorum kendimi. Sırf bu tecrübe için bile gitmeye değer. Verdi’nin dört perdelik en uzun operası olan Aida, Mısır’da bilinmeyen bir zamanda geçiyor ve tamamen kurguya dayalı. Mısır ile Etiyopya’nın savaştığı bir zamanda, Etiyopyalı bir genç kız olan Aida esir alınıyor, ne var ki düşman tarafın komutanı ona aşık oluyor. Sonu hazin biten, Doğulu bir aşk hikâyesi. Ne var ki ikinci perdeden sonra kondisyonum bir hayli düşüyor ve son perdeyi göremeden çıkıyorum. Sanırım temsilin hikâyesi, kendisinden daha ilginç benim için. Batı müziğiyle çok ilgili olan Mısır Hıdivi İsmail Paşa, Verdi’ye bir opera sipariş etmiş. Eser böylece ortaya çıkmış ve ilk temsili 1872’de Kahire’de, ilk İtalya temsili ise 1875’te La Scala’da gerçekleşmiş!

Seyahatin benim açımdan ikinci parlak yıldızı, Andrea Palladio. İtalya’nın kuzeyindeki Veneto bölgesinin, Venedik ve Verona’dan sonra 3. büyük şehri olan Vicenza’yı bu kadar ünlü yapan kişinin ta kendisi. Taş ustalığından gelen alaylı bir mimar; fakat Vicenzalı bir kont tarafından keşfedilince hayat çizgisi değişiyor ve Venedikli tüccarların yazlık villaları için seçtiği bir numaralı mimar haline geliyor. Klasik mimariye geri dönmeyi arzulayan ve yapılarında sıkça pagan tanrı ve tanrıça figürleri kullanan Palladio’nun günümüze gelebilmiş 26 eseri var. Roma döneminden sonra ortaçağda kaybolan villa mimarisini yeniden canlandıran Palladio’nun yapılarının büyük bölümü gibi, şaheseri sayılan Teatro Olimpico da Vicenza’da. Palladio’nun 1500’lerde noktayı tam koyamadan hayattan ayrıldığı son işi olan Teatro Olimpico, bir ortaçağ binasının kabuğu içine yerleştirilmiş bir Roma tiyatrosu aslında. Sütunlu galerilerinden geçip basamaklarına oturduğumda, başımı kaldırıp tavandaki bulutlu gökyüzü çizimine bakıyorum. Oysa burada bulutları sadece hayal gücü hareket ettirebilir.

Palladio'nun Vicenza kırsalındaki Villa La Rotonda adlı eseri.

Palladio’nun Vicenza kırsalındaki Villa La Rotonda adlı eseri.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookPin on PinterestShare on TumblrShare on Google+

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir